2 Mart 2026
Adalet Akpınar

Yönetmen: Chloe Zhao
Öykü: Maggie O’Farrell
İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan William Shakespeare’in oyunları defalarca okundu, sahnelendi, filmlere uyarlandı, kendisi ve hayatı hakkında birçok eser üretildi: Shakespeare in Love, All is True gibi. Ancak Hamnet alışıldıktan biraz daha farklı bir konuya değiniyor: Shakespeare’in evlat acısına. Shakespeare’in oğlu Hamnet bir yana Shakespeare hakkında bile bildiklerimiz sınırlı ve hayatı tartışmalı bir konu olduğundan dolayı bu eserin gerçekçi tarihi bilgiler vermek gibi bir vaadi yok ancak yas kavramını tüm gerçekliğiyle yansıttığı ve Hamlet oyununa farklı bir bakış açısı sunduğu şüphesiz. Ve daha da önemlisi bu eserkurguyu William Shakespeare’den çok onun eşi Anne (Agnes) Hathaway’in etrafında döndürüyor.
Agnes yani namıdiğer “orman cadısının kızı”. Küçük yaşta annesini kaybeden Agnes, erkek kardeşi Bartholomew ile beraber annelerinden öğrendiklerinin peşinden giderek ve annelerine dair her şeyi yaşatarak hayatlarını sürdürmekteler. Ailelerindeki kadınların doğayla kuvvetli ilişkisi bunlardan biri. Agnes’in biricik şahini, hangi bitkilerle şifa verileceğini bilmesi ve en rahat doğumunu ormanda gerçekleştirmesiyle film boyunca kadın-doğa ilişkisini açıkça görüyoruz. Ve iki kardeşin de annelerinden sürekli duydukları o söz: ”Kalbini açık tut.”
Sürekli insanların tuhaf bakışlarına maruz kalan Agnes’e o gün ilk kez bir yabancı hayranlıkla bakar: William. İkilinin arasındaki çekim barizdir. Agnes’in şahinin William’a güvenmesi adeta doğanın ona “Güvendesin.” deme şeklidir. William onu olduğu gibi sevmektedir ve aşık ikili Agnes’in hamile kalmasıyla kısa sürede evlenecektir. Bu durum Agnes’in yaşadığı evden kovulmasına neden olurken William onun kadar tepki görmemiştir. Patriyarkanın varlığı her zamanki gibi gözler önündedir. Agnes ilk çocuğu Susanna’yı ormanda, güvende hissettiği yerde doğuruyor. Yıllar geçiyor, Agnes ile kızı sağlıklı ve mutlu. Ama baba mesleğini yani eldiven üreticiliğini devam ettirmeye çalışan William mutsuz. Bir yandan da yazıyor ama bu ona yetmiyor, orman kenarlarındaki sakin yaşamlarında kapana kısılmış hissediyor. Filmin başından beri kendisine şiddet uygulayan babasına da bu noktada karşılık veriyor ve sonunda onu durduruyor. Zincirlerinden birini kırmış olan William için eşi Agnes bir fedakarlık yaparak onu özgürleştiriyor ve kariyeri için şehre gitmesini teşvik ediyor.
Agnes tekrar hamile ama bu sefer doğumunu istediği gibi gerçekleştiremeyecek. Ormana gidemiyor, hava müsait değil. Fırtına ve taşmış bir nehir… Sanki doğanın bu hali karnındaki bebeğin kaderinin nasıl olacağını o zamandan belli ediyor. Agnes’in yanında bu sefer eşi ve erkek kardeşi yok, eşinin annesi var ve Agnes onun William’ı doğurduğu yatakta doğurmaya çalışıyor. Geçmişine ve annesinin öğretilerine sımsıkı tutunan Agnes bu sefer dünyaya yeni bir can getirirken eşinin yani bir erkeğin ailesinin alışkanlıklarını takip etmek zorunda kalıyor. Belki de bu doğum bu yüzden bu kadar sancılı geçiyor. Agnes, tüm zorluklara rağmen ikinci çocuğu Hamnet’i doğuruyor.
Neşeyle söylenen “Bir oğlun oldu!” cümleleri arasında Agnes o kadar mutlu olamıyor çünkü kasılmalarının tekrar başladığını fark ediyor. İkizler… Üçüncü bir çocuk… Daha önce rüyasında ölüm döşeğinde yanında iki çocuğu olacağını gören Agnes dehşete düşüyor. Şu an üç çocuğu varsa ve ölürken yanında iki çocuk olacaksa… Üçüncü çocuğun hazin kaderinin ne olacağını biliyor. Yine sancılı bir doğum ile üçüncü çocuğu Judith’i doğuruyor. Ama Judith ağlamıyor, nefes almıyor. Daha ilk nefesini alamadan mı kaderin korkunç ellerine düşmüştü onun küçük bebeği? Hayır, kabul edilemezdi. Makul bir yere gömülmek üzere bebek götürülecekken Agnes “Bebeğimi bana ver!” diye haykırıyor, sadece Willam’ın annesine karşı değil bu yakarış, ölüme karşı aynı zamanda. Judith gerçekten de annesinin kollarında nefes almaya başlıyor. Agnes bebeğini ölümün pençelerinden çekip kurtarıyor adeta. Küçük kızını sımsıkı tutarken ağzından belli belirsiz bir cümle çıkıyor: “Asla ölmene izin vermeyeceğim.”
Zaman geçiyor, o küçük ikiz bebekler büyüyor ve tatlı, ele avuca sığmayan çocuklar haline geliyorlar. Babaları William hala şehirde ama ara sıra eşinin ve çocuklarının yanına dönüyor. Çocuklarıyla küçük oyunlar kurarak onları eğlendiriyor. Özellikle Hamnet’in babasına düşkün olduğunu görüyoruz. Babası şehre döndüğünde ağlamadan edemiyor, babasının “Cesur ol.” öğütüne sımsıkı tutunuyor. Babası gittikten sonra da onun öğrettiği düello hamlelerine kendi kendine çalışıyor. İkiz kardeşler Judith ve Hamnet’in babalarının onları birbirine karıştırması için sık sık oynadıkları bir oyun var: yer değiştirmece. Bu oyun ileride yaşanacakların bir gölgesi niteliğinde.

William şehre gideli yıllar geçmişti. En başından beri planları orada uygun bir yer bulduktan sonra hepsinin şehre taşınması, tekrar bir araya gelmeleriydi. Ancak William bunun asla olmayacağının farkındaydı. Agnes’in Judith’in böyle bir taşınma sürecini ve orada yaşamayı kaldıramayacağını düşündüğünü biliyordu. Agnes’in Judith’i kaybetmekten ne kadar korktuğunu ve kızını korumak için her zaman ölümden birkaç adım ilerde olmaya çalıştığını biliyordu.
Çok geçmeden Avrupa’da bir katil kol gezmeye başlar: kara veba. Agnes’in gözünden sakındığı Judith’i de bu amansız hastalığa yakalanır. Agnes her şeyi denese de kızının durumu iyice kötüleşir. Hamnet o gece ateşler içinde yanan ikiz kardeşinin yanına uzanır, yorganı üzerlerine örter ve Azrail’in onları karıştırıp ikizi yerine onun canını almasını umut eder. Ne kadar korksa da babasına verdiği sözü tutarak cesur olacaktır. O gece Hamnet ve Judith son kez yer değiştirmece oynarlar.
Ertesi sabah Hamnet annesinin kollarında acı içinde can verir. Judith’in hasta olduğunun haberini alan babaları en kısa sürede eve dönmeye çalışsa da geç kalmıştır ve oğluyla vedalaşma şansını kaçırmıştır. William eve ulaştığında Judith’i ayakta ve sağlıklı görünce yanıltıcı bir mutluluğa dahi kapılır, önünde Hamnet’in beyaz bir örtünün altında uzanmış cansız bedenini görene kadar.
Agnes William’a kızgındır, kırgındır. Orada olmadığı için, Hamnet’le vedalaşmadığı için, hayatına devam ettiği için. Hamnet’in ölürken nasıl kasıldığını, ne kadar acı çektiğini anlamadığını, William’ın yeterince yas tutmadığını düşünür. Agnes için hayat devam etmiyor, hatta oğluna ulaşmak istercesine her geçen gün hayattan daha da kopuyor. Bir anne olarak oğluna verdiği tüm o sevgi şimdi omuzlarında taşıyamayacağı bir ağırlık, kalbini yakıp kavuran bir acı.
William artık şehirde Shakespeare olarak adını duyurmuş, en yeni oyunu Hamlet’in broşürleri elden ele dolaşıyor. Bu oyundan elbet Agnes’in de haberi oluyor. William’ın ona haber vermeden oğullarının ismini bir oyuna vermesi onu sinirlendiriyor, anlam veremiyor. Tüm bunların ne anlama geldiğini öğrenmek için erkek kardeşiyle şehre oyunu izleme gidiyor.

Hamlet oyunundan biraz bahsetmek gerekirse: Hamlet babasını kaybetmiştir, babasının hayaleti karşısına çıkıp onu amcasının öldürdüğünü söyler, gerisi Hamlet’in intikamıyla devam eder ve ölümüyle sonuçlanır. Bu oyunda bahsi geçen hayaleti William canlandırıyor. Zaten Hamnet’in hayatında da arada belirip giden bir hayaletten çok bir farkı yok.
Agnes en önden oyunu izlerken William’ın tüm yasını bu oyuna aktardığını, Hamnet’e yeni bir hayat sunduğunu, onu ölümsüzleştirdiğini görüyor ve sonunda onun da ne kadara acı çektiğini, bu yasta yalnız olmadığını anlıyor. İkili arasındaki kopan bağ adeta tekrar oluşuyor. Filmin başındaki Orpheus ve Eurydice göndermesi tekrar ele alınıyor, Agnes’in “Bana bak.” sözleri yanıtsız kalmıyor ve William eşinin oyunu izleyip izlemediğine bakmadan duramıyor. Tıpkı Orpheus’un Eurydice’in peşinden gelip gelmediğini görmek için dayanamayıp bakması ve aşkından kaynaklanan bu merakın Eurydice’i sonsuza kez yeraltı dünyasına hapsetmesi gibi. Ama Eurydice Orpheus’un o bakışıyla ne kadar sevildiğini anlamıştı, bu bakış aşk hikayelerini sonsuza kadar bir trajediye çevirse de.
Agnes tüm seyircilerinin destekleri eşliğinde Hamlet’in düello yaptığı sahnede, oğlunun hayallerinin gerçekleştiğini hissediyor. Tıpkı hep istediği gibi tiyatroda düello yapan bir karakterin ta kendisi olmuş Hamnet, o Hamlet olmuş artık.
Hamlet’in öldüğü sahne aynı Agnes’in William’a anlattığı gibi. “Kasılarak acı içinde öldü.” Oyuncu da böyle bir performans sergiliyor, hızlı bir ölüm olmuyor Hamlet’inki. Ve Hamlet acı çekerken Agnes ister istemez elini tutuyor onun, izleyicilerin arasından sahneye uzanarak. Ardından diğer seyirciler de ona katılıyor, herkes Hamlet’e uzatıyor ellerini. Bunca sevgi ve paylaşılmış bir acı.. Oğluna veda etmenin daha güzel bir yolu olabilir mi? Ve böylece, bu oyun sayesinde Agnes sonunda evladıyla vedalaşıyor, onun ruhunun huzura erişini izliyor ve yüreğine biraz olsun su serpiliyor.

